Bizzat Ben

Fotoğrafım
İstanbul, Türkiye
From tourism business / Cook candidate / Fenerbahce lover / Iron Maiden maniac / Old school writer / MaidenTurkey Admin / Webitch / Jet City Woman / Rock'n Roll Angel / Beth...Ironclad...

17 Kas 2010

Röportaj: Mike Portnoy D.T'den ayrılmadan önce '09


Dream Theater’den Mike Portnoy yakın zamanlarda Classic Rock ödül törenine katılmak için İngiltere’deydi, biz de onunla oturup sizlerin Sanatçıya Sor’a yolladığınız soruları ona yöneltme fırsatını kaçırmadık.
Mail atan herkese çok teşekkürler – şu ana kadar aldığımız EN BÜYÜK karşılıktı. İşte o engin karşılığın içinden seçtiğimiz bazı soruların cevapları. Keyfini çıkarın!

SPERRY, OKLAHOMA’DAN MIKE CORVIN:
Dream Theater şu ana kadar hiç bir film müziği yapmayı düşündü mü?

Çok isteriz – tüm kariyerimiz boyunca, özellikle enstrümantal taraf olarak bundan bahsettik. Sadece doğru fırsata ihtiyacımız var. Pink Floyd gibi gruplar bunları 60lar ve 70lerde yaparlardı, birkaç filme müzik yapmışlıkları var. Bence çok sıkı şeyler üretebiliriz, yani sadece teklif bekliyoruz.

ABD’DEN MARK MAHONEY:
‘Live at Budokan’ DVD’sinde, ‘Beyond This Life’’ın sonunda Mike ve Jordan bir çağrı-cevap düeti yapıyorlar. Mike takıma doğru yöneliyor ve grubun geri kalanı ona katılıyorlar, ve bölüm de Zappa’dan bir alıntıyla kapanıyor. Frank ekranda bunu yönetiyor ve grup da bestenin üzerine takılıyor – ama o hangi Frank Zappa bestesi? Bir türlü bulamıyorum!

Kullandığımız bir Zappa şarkısı değildi, Zappa tarzında jam yapıyorduk. Bu jam’in ucunun çıktığı ‘Beyond This Life’’taki ‘Unison’ kısmına hep ‘Zappa’ bölümü dedik, çünkü tuhaf bir tonlaması var ve Jordan bu merimbau/ksilofon sound’unu kullanıyor. Bu jam’i canlı çalmaya başladığımızda, Jordan ve ben Zappa tarzı tonlamada ve dolambaçlı figürlerle jam yapmaya başladık, benim de aklıma Frank’i sahneye bizi yönetir halde koyma fikri geldi – yani bu bizim kendi jam’imiz, sadece Frank modunda!

BREZİLYA’DAN FABIO DIAS:
Alkoliklikten kurtulmanın toplantılara katılmak ve bu adımlar üzerine günlük menşede çalışmayı, ve hatta bazen birine sponsorluk yapmayı gerektirdiğinin hepimiz farkındayız. Yoldaki bir müzisyen olarak bu sorunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Evdeyken hala toplantılara gidiyor musunuz, veya diğer ülkelerdeki toplantılara katılacak zaman buluyor musunuz?

Güzel soru. Sorunuma çözüm benim için AA idi. Herkes için değil, başka insanların sorunlarıyla başa çıkmak için farklı yolları var ama benim için çözüm buydu. Ancak toplantılara gitmeye başladıktan sonra içki ve uyuşturucuyu tamamen bir kenara bırakabildim. Neredeyse on yıldır ayığım ve bu AA toplantıları sayesinde. İlk birkaç ayık senemde her gün o toplantılara gitmek zorundaydım, ve her gün gittim, yoldayken bile bir şehre girince yaptığım ilk iş yardım hattını arayıp gidecek bir toplantı bulmaktı. Kansas’tan, Tokyo’ya, Londra’ya kadar her yerdeki toplantılarda bulundum. Ayıklığım için kesinlikle zorunluydu. Şimdi, elimin altında ona yakın yıl varken toplantılara gitmeden yolda zaman geçirebiliyorum, ama tamamen bırakmak tavsiye edilmiyor, aslında her zaman toplantılara gitmelisiniz. Bazen evde insanlar niye hala gittiğimi soruyor, ama biliyorum ki gitmezsem yine içerim. Durumu tazelemelisiniz. Eskiden gittiğim kadar değil ama hala gidiyorum, benim için çok önemli.


İNGİLTERE’DEN ADAM WARNE:
Yakın gelecekte İngiltere’de bir davul atölyesi yapacak mısınız? Ayrıca, Max Stax serinizin (Mike’ın kendi Sabian zil serisi) fikri nasıl aklınıza geldi? Sadece farklı zilleri birbirinin üstüne koyarak deney mi yaptınız?

Maalesef artık atölye yapmıyorum, yüzlerce yaptım ve en sonunda artık yeter dedim ve 6 yıl kadar önce yapmayı bıraktım. Stax aşağı yukarı dediğin gibi oluştu. Ben Sabian çalmaya başladığımda bana hiç Stax önermediler – Terry Bozzio onları onaylamadan önceydi – ben de davul kitinde öyle bir ses çıkarabilmek için birkaç şeyi öbürlerinin üzerine yığardım – splash ve china’yı. En sonunda kendi serimi çıkartma fikri geldi aklıma çünkü elde mevcut değillerdi, aslında ben çıkartmaya başladığımda da mevcut değillerdi, çünkü Terry Bozzio henüz Sabian’la çalışmıyordu. O vakit kendi tipinde Sabian’ın elinde mevcut tek zil oydu.

NATALIE GLADKAYA:
Karmaşık davul partisyonları çalarken neden bazen kendi kafanıza vuruyorsunuz? Ayrıca, canlı şovlarınız için ‘An Evening With Dream Theater’ formatını geri getirme ihtimaliniz var mı? Daha fazla unplugged/akustik konserler vermeyi düşündünüz mü?

Neden kafama vurduğumu bilmiyorum, durmam gerektiğini düşünmeye başladım – bir beyin anevrizmasının geldiğini hissediyorum! Evet, ‘Evening with…’ formatının gelecekte geri gelme olasılığı hayli yüksek. Biraz ondan uzaklaşmamız gerekiyordu, ama birkaç yıldır uzak olduğumuza göre, biraz karıştırıp geri getirmek mantıklı olabilir. Akustik şovlara gelince, asla asla demem, mümkündür. Bu unplugged mevzusunun pek hayranı sayılmam – klişe bir şey ve her grup yapıyor. 90’ların sonunda buna benzer birkaç şov yaptık, eğlenceliydi, farklıydı, dolayısıyla asla asla demem ama şu an için bir plan yok.

FİNLANDİYA’DAN TONI HYTONEN:
DVD’lerle, canlı şovlarla, bootleglerle, yan projelerle vs. Dream Theater hayranlarına çok şey öneriyor. Yapacak bu kadar şeyle, grup ve birey olarak nasıl bir arada kalıyorsunuz?

Eh, zaman yönetimi benim için büyük bir sorun çünkü grup için birçok şeyi ben yürütüyorum, yani olay tamamen hepsini bir şekilde sıkıştırmak. Bilemiyorum, ben meşgul olmak için yaratılmışım sadece. Öbür elemanlar eve gidebilirler, haftalarca veya aylarca hiçbir şey yapmadan tatil yapabilirler, işlerine de gelir, ama ben zibilyon tane proje yapmalıyım. Cevabın ne olduğunu bilmiyorum, çizilebilecek bir şey değil. Ya işkolik birisinizdir, ya da değilsinizdir. Ona uygun kişilikler var, benimki de iyi ki, veya maalesef, öyle bir kişilik.

VIRGINIA, BRAMBLETON’DAN DAVID FITCH:
Progressive Nation DVD’si çıkarma ihtimaliniz var mı?

İsterdim, ama ufukta gözükmüyor. Bu albüm ve turne DVD’si olmayan ilk olacak, ama olsun, hep aynı formülü veya modeli yapmaktan nefret ederim zaten.

SYDNEY, AVUSTRALYA’DAN ROB RETALIC:
Dream Theater’ı olduğu kartopundan şimdiki çığa çevirmek ne kadar sürdü? Bir noktaya gelip sonra duvara çarpan çok grup görüyorum.

Berkeley’de kurulduğumuz günden Classic Rock ödüllerine gitmek için şurada oturduğumuz otel odasına kadar 24 yıl geçti. Çocukluktan imparatorluğa geçmek o kadar sürdü. Kartopunu yuvarlamak yıllar aldı ve habire tuğla duvarlara çarptık. Kariyerimizle ilgili bilinen bir şey varsa o da iniş ve çıkışlarla, yalan başlangıçlar ve yalan vaatlerle dolu olduğudur. Çok azim gerekiyor ve bence birçok grup bizim karşılaştığımız eleman değişiklikleri, iş sorunları ve engellerle karşılaşsa vazgeçerlerdi, bizim de bunu planladığımız zamanlar oldu ama işte buradayız. Vazgeçmediğimiz için hala ayaktayız.

STAVANGER, NORVEÇ’TEN TORY JOHNNESEN:
Kendi doldurmalarınızı kazara mı yarattınız, yoksa davula oturup uğraşarak mı buldunuz?

‘Kendi doldurmalarım’dan hiçbirinin bir akımda çıktığını zannetmiyorum, onlar birçok öteki davulculardan kaptığım şeylerin altını kazmamın bir neticesidir. Davul kahramanlarım iyi belgelenmişlerdir, ama John Bonham, Keith Moon, Neil Peart ve Terry Bozzio gibilerin tüm doldurmalarını ve marifetlerini gençken öğrendim. Bence benim tarzım da onlarınkilerin bir kombinasyonu. Ben her türlü müziğin veya müzisyenin böyle geliştiğini düşünüyorum, birçok farklı etkiyi bir potada eritmelisiniz, benim davulculuğum da böyle gelişti.

MEXICO CITY’DEN RODRIGO GUERRERO SALAZAR:
Porcupine Tree’den Steven Wilson’la birlikte çalışır mısınız?

Umarım. Senelerdir konuşuluyor; o, ben ve Mikael Akerfeldt arasında bir çalışma. Sadece bir zaman meselesiydi ama bence üçümüz de bu projeyi saran beklentiyle ilgili o kadar düşünceliyiz ki üçümüz de projeyi görebileceğimizi hissetmiyoruz. Bence hepimiz ağzımızı kapalı tutup, bir köşede yapıp herkesi şaşırtmış olmayı isterdik. Demişken, ben buna takvimimde öncelik veririm ve ikisine de istekli olduğumu, bir şekilde de mümkünse 2010’da yapmaya hazır olduğumu söyledim. Yapmayı çok isterim.

TREY LOWMAN:
Wendy’s’de favori yiyeceğiniz nedir?

Soğansız, peynirli tek. Bazen cesaretim yeterse yanına chili bile alıyorum, ama Wendy’s’e gideceğime Taco Bell’e giderim, ve eğer California’daysanız, In-&-Out Burger’ı kimse geçemez.



MARK MICHELL:
Ben de grubumla bir kariyer yapmak istiyorum. Sizin perspektifinizden bakınca, eğlence işinde başarılı biri olmak, bir ergen olarak Dream Theater’ı başlattığınızda beklentilerinizden farklı bir şey mi?

Hayal ettiğim her şey, güzel bir hayat yaşıyorum ve çok minnettarım. Çok şükür bu işte başarılı oldum çünkü ben gerçek hayatta aslında başka bir şey yapamam. Sabahları kalkıp işe gidemem, el becerisi gerektiren hiçbir işi yapamam, o yüzden iyi ki yaratıcı bir şeyi başardım. Biz grubu kurduğumuzda dünyanın her yerinde çalmak, albüm satıp turlamak gibi hayallerimiz yoktu, amacımız o değildi. Biz sadece beraber müzik yapmak isteyen bir avuç çocuktuk. Eğer o rock’n roll hayat tarzı ödüllerini almayı isteseydik muhtemelen farklı bir müzik tarzı seçerdik bence! Eğer olay seks, uyuşturucu ve rock’n roll’dan ibaret olsaydı Mötley Crüe gibi bir grupta olmam gerekirdi, ama nasılsa Dream Theater’ın yaptığını yapar olduk, ki bu da bariz daha uzmanlaşmış bir müzik, zengin ve ünlü olmak isteseydik pek iyi bir seçenek olmazdı. Böylesine azme sahip olup yaptığımızla bir isim ve kariyer yapmış olmakla çok şanslıyız, ama şu an olduğumuz yere gelmek çok, çok zaman aldı. Çok minnettarım. Dünyanın dört bir yanında muhteşem bir hayran kitlemiz var, her gece birçok kişiye çalabiliyoruz, hepimizin eşi ve çocukları var, ailelerimize iyi bir yaşam tarzı sağlayabilecek kadar para kazanıyoruz, ve ben yıllar içinde tüm kahramanlarımla tanıştım, takıldım ve çaldım, o yüzden kesinlikle gerçekleşmiş bir hayaldir benim için.

ADAM CHAPMAN:
Kendinizi dünyadaki bir numaralı Dream Theater fanı ilan ettiğinize göre, milyonlarca hayran gibi oturup bir Dream Theater şovunun keyfini çıkaramayacak olmak sizi mutsuz etmiyor mu?

Evet, bazen seyircinin arasında olmak nasıldır veya en azından canlı kulağa nasıl geliyoruz diye merak ediyorum. Yani, ben kendi davullarımı hiç seyirci açısından dinlemedim. Sanırım bunun tek yolu gruptan ayrılmam veya kovulmam olur, ikisi de şu ara seçenekler dahilinde gözükmüyor, o yüzden Dream Theater’ın keyfini sahnenin öbür tarafından çıkarmaya devam edeceğim gibi durmakta.

CANADA’DAN JAMES RIGG:
Yaşayan veya ölü, hangi grubun bir Dream Theater şarkısını coverlamasını duymak isterdiniz?

Opeth’ten ‘A Nightmare To Remember’ veya belki Iron Maiden’dan ‘A Change of Seasons’.

LOS ANGELES’TAN RICARDO SARABIA:
Şu ana kadar karşılaştığınız en iyi Dream Theater tribute grubu hangisi? Bir de, arada bir konserlerde giydiğiniz el yapımı ‘su ayakkabıları’nı üretip satma planınız var mı?

Tek bir tanesini söyleyemem. İtalya’dan, Japonya’dan, Amerika’ya kadar hepsini izledim, hepsi çok gurur verici, hepsi çok iyi müzisyenler, hepsi iyi yapıyorlar, belli bir tanesini seçemem. Ayakkabılara gelince, hayır. New Balance onları benim için yapıyor, ama satmakla ilgili bir planları olduğunu sanmıyorum.

LONG ISLAND, NEW YORK’TAN STEVEN LUCAS:
Bir oktavaryumun, ve onun ‘kapanına sıkışma’nın, müzik teorisine itaat edip ona bağlanmanın çaresizliğine, ve yaratıcı özgürlüğe rağmen, bestelenen her melodinin yanılmazcasına aynı oniki notanın serisinden oluşacak olmasına, hayatın engelleri ve sınırlarına karşı gizli metaforik bir göndermeyi anlatma yöntemi olduğunu varsayıyorum. Haklı mıyım?

Hayır.

Blackie Lawless Röportajı


Norveç’in FVN.no’su W.A.S.P.’ın esas elemanı Blackie Lawless’la grubun 29 Ekim 2009, Kristiansand performansından önce yaptığımız söyleşiyi yönetti. Blackie inancından, artık neden “kanla işi olmadığından”, Animal (Fuck Like A Beast)’i bir daha asla neden çalmayacağından bahsediyor. Sohbeti aşağıdan izleyin (Windows Media). Bazı kesitler aşağıdadır.

Şu sıralar hayli basit bir canlı şovlarının olması üzerine:

Blackie: “Bana: Artık kanla işin var mı? diye soruyorsunuz. Hayır, artık yok. Artık ona ihtiyacım yok, çünkü insanlara bir mesaj vermek istediğinizde, eski şov o kadar yüksek sesle konuşuyordu ki, insanlar kulaklarıyla değil gözleriyle dinliyorlardı. Soyut sanat olarak düşündüğümüz şeyi yaptık ve içinde toplumsal yorumlar yapmayı deniyorduk, ama kimse toplumsal yorumu anlamıyordu; ‘Aa, bir shock-rock grubu’ diyorlardı. Kendimizi asla bir shock-rock grubu olarak düşünmedik, ve dürüst olmak gerekirse, bugün bile buna içerliyorum; öyle düşünülmek istemiyorum. Ama gözlerin baskın hisler olduğunu anlıyorum, dolayısıyla eğer karşıya bir mesaj iletmeyi deneyecekseniz, bazen yapabilmek için bunu basitleştirmek zorundasınız.”

Animal (Fuck Like A Beast)’i artık canlı çalmaması üzerine:

Blackie: “Birkaç yıldır o şarkıyı çalmadık. Bu tamamen benim dini inancımdan dolayı, ve artık yapmak istemediğim bir şey, o şarkıyı bir daha çalmayacağım.

“Olumlu bir etki olmak için ne yapabilirim? Yaptığıma bakıyorum ve yapabildiğim en iyi örneği yaratmaya çalışıyorum. 13 yaşındakilerin etrafta bu şarkıyı söylemelerini istemiyorum. Eğer hayatlarında sonradan yapmak istedikleri birşeyse, kendi bilecekleri iş. Ama dediğim gibi, bu bir inanç meselesi.”

Bunun geçmişinde yaptıklarından çok da gurur duymadığı anlamına gelip gelmemesi üzerine:

Blackie: “Yani, bu onlardan biri olurdu, ama… Anlamalısınız ki ben bu dünyaya çok belli bir şeyi yapmak için konduğuma inanıyorum. Şu an yaptığımız albüm, Babylon, aslında İncil ve Vahiyler Kitabı’nda neler olduğundan bahsediyor.

“Birileri geçen gün bana, ‘Şimdi sen bir rock n roll vaizi misin?’ diye sordu. Ben de: ‘Hayır, ama bir elçiyim.’ dedim. Benim işim de bu. Bu ana kadar yaptığım her şey beni şu an olduğum noktaya getirdi.”

Glam Metal, Hedonizm ve Tükenmişlik


Glam Metal: 70’li yıllarda temeli atılan, Seksenli(80’li) yıllarda ise patlama noktasına gelen, yaklaşık 10 yıl boyunca, rock dinleyicilerinin peşinde koştukları ve kendilerini rüzgarına bıraktıkları bir müzik türüdür. Sleaze, Glam, Hair Rock’tan temelini alan; dönem dönem Hard Rock türü ile içiçe geçmiş; Rock’N Roll tabanlı bir metal türüdür. Yıllar boyunca “metal müzik türleri ve türevleri içinde” olup olmadığı hakkında bir çok spekülasyon yapılmıştır.  Bu tartışmaları bir yana bırakırsak, Glam Metal taşıdığı özellikler ile birçok Rock- Metal dinleyicisinin gözünde fenomen bir müzik türüdür.

Glam Metal temelini nereden almaktadır?
Glam Metal’in felsefesi nedir?
Glam Metal’in insan yaşamındaki etkisi nelerdir?
Glam Metal tükenmiş bir müzik türümüdür?

"20 yaşında üniversite öğrencisi, cinsel sınırsızlık içerisindeydi.” Kendisine bu yaşam tarzı ile toplum, aile ve geleceğine zarar veriyorsun, bu durumun gerekçesi nedir diye sorulduğunda şu cevabı vermişti. "Dünyaya bir defa geliyorum, canımın istediğini yapmayacaksam neden yaşayayım?..."


1960’lı yıllar, Rock tarihi için önemli tarihlerdir. Bu yıllarda başta Beatles, Elvis, Chuck Berry gibi ustaların öncülüğü ile; Rock müziğin sağlam temelleri atılmıştır. 1960-1970 yılları arasında ki gruplar ve  müzisyenlerin ortak noktaları şudur: “ Rock’ın temelini atmak ve kaybolmasını, unutulmasını önlemek...”

1970’li yıllardan sonra gelen grupların her birisi, kendilerinden önceki temelin üstüne yeni kiremitler koyarak yükselmişlerdir. Pink Floyd- Progresif Rock-Metal’in başını çekerken; Deep Purple, Ac-Dc ve Led Zeppelin- Hard Rock’ın borazanını öttürüyorlardı. Birçok kaynakta ilk metal grubu olarak tabir edilen Black Sabbath (İlk metal grubu hangisi tartışmasını yeniden alevlendirmeye gerek yok..) ve ilk günlerinden beridir Alternatif Rock’ın öncüsü olan Rolling Stone’un; 80’li yıllara kadar attıkları temelin meyvelerini 80’li gruplar çok güzel bir şekilde yemişlerdir.

İlk Glam Rock-Metal grupları olarak sayabileceğimiz David Bowie, Alice Cooper, Jon Bon Jovi, Poison, Thunder, Twisted Sister, Rush g.b. gruplar; önceki müzik birikimlerini kendi lehlerine kullanarak yeni bir türün öncüleri oldular. Aslında kafalarında 2000’li yıllarda moda olduğu gibi ‘yeni bir tür’ yaratma gibi ütopik fikirler yoktu.Onlar sadece “eğlenmek ve haz almak” için müzik yapıyorlardı. Hayat onlara göre acı çekmek veya başka insanlar ile uğraşmak için gelinen bir yer değildi. Onlar için “haz duymak, hayatla eşdeğer” bir olguydu. Yani hazza ulaşmak için yaşıyorlardı. Kullandıkları uyuşturucu, alkol v.b. maddeler, istedikleri hazza daha hızlı ulaşmalarını sağlamak için bir katalizör (hızlandırıcı) görevi görüyordu sadece. Yani onlar maddelere değil, hazza bağımlıydılar. Hayatlarında seçimlerinin hepsini kendileri yapıyordu. Çünkü hayatta onlar için şan, şöhret v.b. bunun gibi önemsiz değerlerin, hiçbir değeri yoktu. Onlar hazza ulaşmanın yolunun “sonsuz özgürlükten” geçtiğini savunuyorlardı. Bu düşüncelerin temelini de “Hedonizm’den” alıyorlardı.

Hedonizm Felsefesini biraz açarsak: Hedonizm, Antik Yunan Felsefelerinden birisidir. Hazcılık olarak birçok kaynakta geçmektedir. Google arama motorundan ulaşılan sonuçlarda, sadece bedensel hazzın peşinde koşan, açgözlü, sınırsız özgürlük isteği olan, bencil, eşcinselliği savunabilen kişiler olarak anlatılmaktadır. Bu bilgilere hiç değer vermemek gerekir, çünkü nasıl bize yıllardan beridir “Komünizmin=Dinsizlik; Faşizmin= Dincilik” gibi saçma sapan savsatalar şekilde benimsetilmesine çalışıldı ise; Hedonizmi karalamak için bu tür yollara başvurulmaktadır. Bu tür insanlar hayatlarında bir kez Karl Marx veya Jön Türkleri okudular mı acaba? Neyse bu gereksiz tartışmayı bir yana bırakarak size Hedonizm hakkında okuduğum bir kitaptan alıntıladığım bir yazıyı sunmak istiyorum. Ahmet Oktay’a tekrardan teşekkürler: “Kaos ve belirsizlik dönemlerinde kitleler, içinde yer aldıkları dünyadan soyutlanmış bir atmosferde duygularını ve arzularını, her türlü şekilde tatmin ederken; gerçek hayattaki sıkıntılarını unutuyorlardı. Bu belli bir zamanla sınırlandırılmış olan “deşarj olma” hali, zaman zaman özgürlükmüş  gibi görünse de, aslında kitleleri “uyutmak ve onlara hayatı toz pembe” olarak göstermek için uygulanan planlı bir strateji idi. Bu yolla kontrol altında bulunan halkın eğlenmesi ve rahatlarken de iktidara olan bağımlılığını pekiştirip, toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasına yönelik direncinin kırılması bütün iktidarların uyguladığı en kurnaz stratejilerinden birisidir. Modernizm öncesindeki kitlesel serbest zaman etkinliklerine göz attığımız zaman özellikle eski Roma’daki “gladyatör dövüşleri”, Ortaçağ Avrupası’ndaki “meyhaneler” ve “karnavallar” bize çok güzel bir şekilde örnek olmaktadır. İktidar kontrolü altındaki bu alanlarda halk sahte bir özgürleşim elde ettiği yanılgısını yaşarken; aynı zamanda duygularını, arzularını ve enerjisini iktidar kontrolündeki bu atmosferde tüketmektedir.(Ahmet Oktay, “Medya ve Hedonizm.” İstanbul: Yön Yayınları, 1995.)

Buradan çıkarabileceğimiz sonuçlar çok yönlüdür. Ama temel olarak, 80’li yıllarda yaşayan insanların o dönemler hakkında çok fazla konuşmak istemediklerini veya konuştukları zamanda yukarıdaki savı desteklemeleri bize kanıt niteliğindedir. Yani onlarda 80’li yılların “uyutma ve sindirme” yılları olduğunu söylerler. Amerikan Filmleri yıllardan beridir, “Amerikan Rüyası, 80’lerin çılgın yaşamı, New York’un arka sokaklarının çekiciliği, Güzel Amerikan kadınlarının çok olduğu ve özendirildiği filmler” ve bunun gibi birçok yolla, insanların gözünü boyamışlardır. Zaten bu uygulanan stratejinin medya yönüdür. Müzik yönünü 2.nesil Hair Metalciler yönlendirmişlerdir. Tabiki bunların arkasında müzik yapımcıları, menajerler, kaset ve plak şirketleri ve yönetici sınıflarında bulunan kişiler vardır. İnsanlara yıllarca “ sınırsız özgürlük” hayalleri gördürmüşlerdir. Şu bir gerçektir ki, dünyada hiçbir insan sınırsız özgür olamamıştır, değildir ve olamayacaktır. Çünkü bir insanın özgürlüğünün sınırı, başka bir kişinin özgürlüğüdür. Yani sonsuz özgürlük “ütopik” bir fikirden ileriye gidemez. Hedonizm temelinde önemli bir felsefedir. Her ne kadar yüzyıllardan beridir bir çok yönü sömürülmüş olsa da, bize geniş bir dünya görüşü kazandıracak bir felsefe akımıdır. Yanlış yönleri yok mudur? Hiçbir felsefe yüzde yüz doğru diyemeyiz zaten. Sonuçta felsefe genel-geçer doğrularının değil; hipotezlerin bilimidir. Her felsefe diğer bir felsefik görüş ile desteklenebilir veya alt edilebilir ama hiçbir zaman yok olmaz. İleride anlatacağım konular benim ve birçok Hedonist kişinin ulaştığı bazı sonuçlardır ve hipotez görevi görmektedir.

2000’li yıllarda artık “Matrix gibi bir dünyada yaşadığımızı varsayarsak; insanlığın çıkarı için yapamayacağı hiçbir şey olmadığını biliyorsak; çevremizde yaşayan insanların çoğunluğunun mutsuz, arayışta, boşlukta olduğunu ve psikolojik sorunlarının olduğunu görüyorsak; tüketim ve küreselleşme kültürünün bizi kafesteki aslandan farklı yapmadığının” farkında isek, dünyada bir şeylerin ters gittiğini de fark etmişiz demektir. Bu bile büyük bir gelişmedir aslında. Dünyada bunların farkına varabilen maalesef çok az insan vardır. “Bu tür dünyevi sorunların çözümü tabiki sadece Hedonizm felsefesinden geçmemektedir.” Böyle büyük bir iddia da bulunamam. Ama kendi yaşamımda da etkisini gösteren Hedonist fikirlerin bana her zaman yarar getirdiğini görmüşümdür, hiçbir zaman zıt bir durumla karşılaşmadım diyebilirim. “Bazen çevremize duyarsız kalabiliyorsak, yeri geldiği zaman serseri ve umursamaz bir şekilde yaşayabiliyorsak, çok fazla ehvamlı ve pinpirikli değilsek, kendi ile barışık ve kompleksiz bir insansak,  mutluluğa yakın bir insanız demektir. Çünkü Hedonist fikirler ile yaşayan insanlar genellikle mutlu, neşeli, kompleksiz, biraz hayalperest, yenilikçi v.b. insanlardır. Onların dünyasında üzüntüler gelip geçicidir, tek baki olan duygu “hazza ulaşmak ve devam ettirmektir.” Stres, kararsızlık, pişmanlık, çekingenlik, hırs, zarar verme duygusu, psikolojik sorunlar, korkular, fobiler, kompleksler, kibir, kıskançlık, umutsuzluk g.b. duygulara hayatlarında yer vermezler. Onları, normal insanların kendilerine sorun ettikleri ve incir çekirdeğini doldurmayan hırsları hiç ama hiç alakadar etmez. Hedonistler her zaman herkesin mutlu olmasını isterler. Kızılderililer, Hint Fakirleri v.b. ile birçok ortak yönleri vardır. Arada tabiki bunlara uymayan kişilerde çıkabilir. Ama ne derler “istisnalar kaideyi bozmaz.”

Glam Metal’in ilk  grupları; temel aldıkları Rock’N Roll müziğin alt yapısı ile, Hard Rock’ın tatlı-sert yapısını tek bir çatı altında serseri bir şekilde sentezlemişlerdir. Bunun sonucunda planlamadan yeni bir türü ortaya çıkarmışlardır. Bu türe genel bir tabirle “ Glam-Sleaze-Hair” Metal diyebiliriz. Glam kısmı ortaya koyulan müziği; Sleaze kısmı sex ve madde konusunu; Hair kısmı ise imaj konusunu kapsamaktadır. Görsel olarak insanların dikkatini farklı bir şekilde çekmeyi amaçlamışlardır. Kabarık permalı saçlar, aşırı feminen makyaj ve spandex pantolonlar v.b... Glam Metal yapan gruplarda feminen görüntüye rağmen, yine de maço ve kaba bir davranış görülmektedir. Glam Rock- Metal gruplarının en önemli destekçileri toplumun aykırı görülen kesimidir.( Transseksüeller, Eşcinseller v.b.) Bu insanlar duygularını bu müzik türü ile duyurabiliyorlardı. Çünkü başta Rock’N Roll olsun, Heavy Metal olsun temelde “Safkan Felsefeleri” içermektedir. Bu tabiri açmak gerekirse, Heavy Metal bir anlamda “seçilmişlerin” egemen olduğu bir müzik türü diyebiliriz. Özellikle Heavy Metal’de “seçilmişlik, kutsallık, üstünlük, elitlerin birleşmesi ve isyan g.b.” konuların çok işlenmesi savımızı destekleyen oluşumlardır. Her ne kadar Heavy Metal için “Amerikanın Arabeski” tabiri kullanılsa da, bu tabir bence tam doğru değildir. Çünkü Heavy Metal hiçbir zaman “halka inememiş” bir müzik türüdür. İşte Heavy Metal’in bu eksik yönünü aslında Glam Metal kapatmıştır. Toplum içerisindeki aykırı seslere de şarkılarında yer vermeleri ve toplumun her kesimine yaklaşımları bunu göstermektedir. Bunun doğal sonucu olarak ta, Amerika da halen adı hatırlanan gruplar içerisinde, Glam gruplarının oranı; Heavy Metal gruplarına göre daha fazladır. Her ne kadar son yıllarda Amerikan piyasasını “Hip-Hop” tarzı müzikler sarmışsa da, halen eski delegasyondan insanlar da (80’li züppe gençliği) bulunmaktadır. Belki de bu yönünden dolayı, yıllarca bazı kişiler tarafından Glam Metal, “Pop-Metal” olarak karalanmaya çalışılmıştır. Kim bilebilir?

Şu bir gerçektir ki, herşeyin içine eden müzik piyasası Glam Metal’in de hakkından gelmiştir. Hani portakalın suyunu içer, posasını atarsınız ya; Glam Metal’e de yapılan budur. Glam grubu olarak gezen gruplara, Sleaze tabirini de katarak daha bir serseri  hale getirdiler. Böylece Glamci elemanlar sex ve madde ile tanışmış oldular. Baktı medya bu elemanlar tutuyor; bunlara bir de “karizma, imaj ve şov da lazım ” dediler. Baktık Glam Metal’in adı bir anda “Hair Metal” oldu. Sahnede şovlar ve elemanların dış görünüşleri önem kazanmaya başladı. Bu imaj devrinin 2 çılgın temsilcisi vardır. Bu iki grubunda Glam Metal çağında yerleri çok farklıdır: Motley Crue ve Guns’N Roses. Guns ile Glam Metal’e “argo ve küfür enjekte” olmuş; Motley ile de “serserinin sınırının olmadığı fikri.”
O zamana kadar Hard Rock türü içinde sayılan birçok grup, bir anda Hair Metal grubu oldu. Başta White Lion, WhiteSnake, Bon Jovi, Guns’N Roses gibi gruplar; kendilerini bir anda şan ve şöhret içinde buldular. Güzel kadınların olduğu klipler; WhiteSnake ve David abimizin seksi karısının bulunduğu klipler; çılgın şovların yapıldığı Motley Crue klipleri ve konserleri; sahnede quiripe kızların gezdiği Aerosmith konserleri v.b. şovlar ile dinleyicilerin gözleri boyandı ve insanlar gözü kapalı bir şekilde bu yeni türe, yani “Hair Metal’e” alıştırıldılar. White Lion grubu, menajerlerin sömürüsüne daha fazla dayanamayarak dağıldı ve elemanlarının çoğu müziğe küstüler. Aerosmith, diğer tür müzik türleri ile işbirliği içine girmeye başladı. Ac-Dc gibi efsane gruplar kendi içlerine kapanmaya başladılar; Pantera  Glam Metalden, Thrash Metal’e geçiş yaptı;  Bon Jovi bile tarzını slowlaştırmaya başladı. Hepsi yeni Hair Metal gruplarının başarısının altında bir anlamda ezilmişlerdi. Artık giyim, saç tarzları ve sahnede cool olmak önemliydi. Yani herşeyin başı bu dönemde “imajdı.” Bu duruma karşı çıkan bir çok grup yukarıda da değindiğimiz gibi ya dağıldılar, ya parçalandılar, yada tarz değiştirdiler. Birçok yetenekli müzisyen bu dönemde çeşitli nedenlerden dolayı müzikten koptu. Bir taraf yükselirken, diğer bir taraf düşüş yaşadı. İşin kısası “Glam Metal tükendi, tüketildi...”

Günümüze geldiğimiz zaman, çevremizde çok az Glam sever kaldığını biliyoruz. Bizimle halen aynı kafada kalabilen insanlar ile ilişkilerimizi geliştirmekten; kendi gruplarımız ile eski grupların parçalarını coverlamaktan; neden 20 yıl önce doğmadığımız hakkında hayıflanmaktan; kafamızdaki “hedonist” fikirler ile şu lanet yılların arasındaki zıtlığı görmemezlikten gelmeye çalışarak; kendimizi bazen avutarak, bazen de umursamazlık maskesi altına girerek yaşamımızı devam ettirmekten başka pek de elimizde olan bir çözüm yolu yok. “BİZ BU BOŞ ÇAĞDA, HALEN SAF SERSERİ RUHUMUZLA YAŞAYAN NADİR İNSANLARDANIZ. BUNU ASLA UNUTMAYALIM...”


Ahmet Bitirim

Japon Heavy Metal Dosyası


Dünyada Rock ve Metal piyasasına baktığınız zaman albüm & konser bilet satışları ve popülerlik açısından Japonya’yı hep en üst sıralarda görürsünüz; bu yüzden her önemli grubun da Japonya’da verdiği bir konser ve buna bağlı olarak satışa sundukları Live in Japan tarzı kayıtları vardır ki izlemişsinizdir: Japon seyircisi çılgındır, farklıdır; herşeyden önce grubuna sahip çıkarak hakettiği değeri gösterir, ayağına gelmiş grupların konserlerini de ağzına kadar doldurur!

Peki bugüne kadar Hard Rock ve Heavy Metal adına Japonya neler çıkarmıştır, hangileri ne kadar dünya çapında ses getirmiştir, biraz da bunu inceleyelim:

44 Magnum: 1982’den beri aktif olup sadece Japonya değil dünyada da bir çok rock/metal dinleyicisinin beğenisini kazanmış bir gruptur. 7 stüdyo, 2 konser, 3 Ep, 1 best of ve 1 de vhs kayıt albümüne sahiptir. Son albümlerinin (44 MAGNUM) çıkışı 2009’dur ve kadrosu:
§                     Tatsuya Umehara − vocals
§                     Stevie Umehara - vocals
§                     Satoshi "Jimmy" Hirose − guitar
§                     Hironori Yoshikawa − bass
§                     Satoshi Miyawaki − drums

X Japan: Toshimitsu "Toshi" Deyama ve Yoshiki Hayashi tarafından yine 1982’de kurulan power/speed metal, sonrasında da progresifleşmiş bir gruptur. 1989 yılında çıkardıkları 2. albümleri Blue Blood ile ünü yakalamışlardır. Fakat sene 1997’ye geldiğinde grup dağılmıştır. Aradan 10 yıl geçip de yıl 2007’ye geldiğinde grup yeni bir şarkıyla tekrardan bir araya geldiğini duyurmuştur ve bu şarkı da Testere IV filminin soundtracklerinden biri olmuştur:  "ı.v". Müzik kariyerlerinden bugüne kadar 6 stüdyo, 19 single, 6 konser, 10 best of, 15 de video albüm kaydı olmuştur. Kadrosu:

Toshimitsu "Toshi" Deyama - Vokal (Toshi)
Tomoaki "Pata" Ishizuka - Gitar (Dope Headz, Ra:IN)

Hiroshi "Heath" Morie – Bas Gitar (Paranoia (Jpn), Dope Headz, Lynx)

Yoshiki Hayashi - Davul, Piano (Yoshiki, V2, Violet UK, Globe, S.K.I.N.)

Sugizo - Gitar (Luna Sea, The Flare, S.K.I.N., Pinocchio, Kashimir)


Anthem: 80ler sürecindeki Tokyo’nun en ünlü heavy metal gruplarından biridir. 1992’de dağılmasına karşın 2000 yılında çıkardıkları ‘Heavy Metal Anthem’ albümleriyle tekrar dirilmişlerdir.  Hala müzik hayatına devam eden grubun şu anki kadrosu:
§                     Vokaller - Eizo Sakamoto (Animetal, Katsu Ohta)
§                     Elektro gitar - Akio Shimizu (Sonic Squad, Shy Blue, Hollywood)
§                     Leader/bass gitar - Naoto Shibata  (Loudness, Saber Tiger)
§                     Davullar - Hirotsugu Homma (Loudness, EZO, Saber Tiger, Flatbacker)
Rainbow ve MSG’den de tanıdığımız vokalist Graham Bonnet bir dönem grupla çalışmıştır. Grubun müzik hayatında 14 stüdyo, 5 konser, 7 best of, 4 video, 7 single albüm kaydı bulunmaktadır, son albümleri 2008 çıkışlı Black Empire...


Bow Wow: Tokyo’da, kuruluşu 1975’e dayanan grubun ilk ismi Bow Wow’du. Benzer ismi taşıyan İngiliz Pop grubu  Bow Wow Wow ile karıştırılan grup ismini 1984’te Vow Wow olarak değiştirdi. Vokalisti ve gitaristi olan Kyoji Yamamoto, hammer tekniğini daha Eddie Van Halen popüler etmeden önce kullanmıştır. Grup 1995 yılında tekrardan eski ismi olan Bow Wow’a geri dönmüştür ve hala bu isim altında müzik yapmaktadır. Grubun şuanki aktif kadrosu:

Kyoji Yamamoto - Vokal, Gitar (Wild Flag, Heavy Metal Army(Guest), Munetaka Higuchi (Konuk), Black Syndrome (Session), Yuki Nakajima (Konuk))
Mitsuhiro Saito - Gitar

Daisuke Kitsuwa – Bas Gitar

Toshihiro Niimi - Davullar (Lance of Thrill, The Slut Banks, Bad Six Babies)

Bow Wow müzik kariyerine baktığımızda ise, 25 stüdyo, 7 konser, 11 best of, 7 dvd albümü görebiliyoruz. 1987 yılında çıkardıkları  Vow Wow V albümünü sizlere tavsiye ediyorum...


E.Z.O : Kuzey (Sapporo) Japonya’nın Hard/Glam Rock grubu Ezo’nun kurulduğu tarih 1986...Ve başarısına rağmen, malesef şuan aktif olmayan, kariyerine sadece 2 stüdyo albüm, 2 VHS kayıt vermiş olan bir grup...Grubun son bilinen kadrosu:

Masaki Yamada - Vocals (Flatbacker, Loudness, Firesign (US))
Shoyo "Showyo" Iida - Guitar (Flatbacker)

Taro Takahashi - Bass (Flatbacker)

Hirotsugu "Hiro" Homma - Drums (Flatbacker,
 Loudness, Saber Tiger, Anthem (Jpn))

Grup, Japon da olsa glamin özündeki gösteriş ögesini elden bırakmayarak Kiss benzeri makyajlarıyla konser ve albüm kapak çekimlerinde ilgiyi üzerlerine çekmiştir. 1987 debut albümleri ‘E-Z-O’da Gene Simmons ile çalışan grup, Amerika’da turladığı dönem Great White ve Guns n’ Roses’ın alt grubu olarak sahne almıştır. 1989 Fire Fire albümlerinde ise Grim Reaper ve Onslaught’tan tanıdığımız vokalist Steve Grimmett geri vokallik yapmıştır. Ezo, o senelerde yine Amerika’da Tuff, Skid Row, Helloween gibi isimlerin altında çalmıştır.
Masaki Yamada 1992 yılında Loudness’a katılırken, davulcu Homma’nın da Loudness’a geçmesi çok da uzun sürmemiştir(1994).


Loudness: Japon Heavy Metali dendiği zaman ilk akla gelen; akla geldiği zaman da üzerine çok şey yazılıp söylenecek olan gruptur, Loudnes...Ve bir gitar yeteneği olan Akira Takasaki’siz Loudness düşünmek zordur. 1980 yılında müzik piyasasına katılan Osakalı grup müzik kariyerini sürekli dolu tutarak Japon ve dünya Rock piyasasındaki popülerliğini korumayı bilmiştir. Bu kariyere baktığımız zaman; nerdeyse her yıl bir stüdyo albüm çıkartmaktan çekinmeyen grubun, 22 stüdyo, 11 best of, 6 konser, 7 dvd albümü bulunmaktadır. Son albümü The Everlasting’i Mayıs 2009’da çıkaran grubun bu albüm kritiğine geçen sayımızda, albümü çok beğenerek yer vermiştik. Grubun günümüzdeki kadrosu:
Minoru Niihara - Vokal (1980-1988, 2001-) (X.Y.Z.->A, Sly, Earthshaker, Ded Chaplin, Akira Takasaki)
Akira Takasaki
 - Gitar (1980-) (Lazy (Jpn), Ji-Zo)
Masayoshi Yamashita – Bas Gitar (1980-1992, 2001-) (Spaed, Blood Circus, guest on
 5X)

Loudness geçtiğimiz yıl davulcuları Munetaka Higuchi’yi karaciğer kanserinden kaybetmiştir.
Grup, The Everlasting’ten sonra Haziran ayında Tokyo-Lemon Hall konserinde çekilen konserin ( kaybettikleri davulcularının anısına...) DVD’sini piyasaya çıkartarak çalışkan Japon Heavy Metal’inin gücünü göstermeye devam etmektedir... Munetaka Higuchi Forever our Hero!!!

Earthshaker: 1978 yılında müzik hayatına Heavy Metal icra ederek başlayan Earthshaker, artık günümüzde Pop Rock yapmaktadır. Kendi isimlerini taşıyan ilk albümlerindeki ‘Dark Angel’ şarkısının sözleri Iron Maiden’ın gitaristi Adrian Smith tarafından yazılmıştır. 1994 yılına kadar gayet başarılı yıllar geçirerek iyi albümler veren grup, bu yıldan sonra pop muziğe geçiş yapmıştır.
Grubun, 16 stüdyo, 4 konser, 10 best of, 8 vhs kaydı bulunmaktadır ve grup hala kayıtlar yaparak turuna devam etmektedir...
Earthshaker’ın günümüzdeki kadrosu ise;

Masafumi Nishida - Vokal
Shinichiro Ishihara - Gitar (Sly)

Takayuki Kai – Bas Gitar

Yoshihiro Kudo – Davul

Grubun en görkemli ilk yıllarında ise, XYZ ve Loudness’tan tanıdığımız Minoru Niihara gruba bas-vokallik yapmıştır.


Ark Storm: Sırada kuruluş tarihi günümüze daha yakın bir grup var; Neoklasik anlamda Power Metal yapan Ark Storm, müzik hayatına Nagasaki’de 2001’de başlıyor...2002-2003 ve 2004 tarihli olmak üzere 3 stüdyo albümlerinin dışında kayıtları yok ama hala aktifler...Ark Storm’un kadrosu ise;

Yasuo Sasai – Vokal (Katsu Ohta)
Katsu Ohta
 - Gitar (Astonishment)
Isamu Takita – Bas Gitar

Yuhki - Klavye (Galneryus,
 Castle in the Air, Alhambra, Prophesia, Katsu Ohta)
Ichoro Nagai - Davul(Concerto Moon)

Greenmachine: Japonya’dan her tür çıkar da Stoner Metal çıkmaz mı...Hem de 1995’ten beri ama dağılmış olan bir grup Greenmachine...Kurulduğundan beri 2 dağılma yaşayan grup, en son 2006 yılında son DVD kaydından sonra dağılmış. Müzik kariyerlerinde Stoner/Sludge/Grindcore tarzlarında 1 split albüm olmak üzere toplam 4 albüm ve bir de DVD kayıtları bulunmakta...Grubun son bilinen kadrosu:

Monzawa - Gitar, Vokal
Takumi – Bas Gitar

Datsu – Davul


Boris: 1992’de Tokyo’da Stoner/Pyschedelic Rock yaparak müzik hayatına başlayan Boris, o zamanlarda dört kişiyken 1996’dan sonra üç kişi olarak yoluna devam etmeye başladı. Günümüzde aktif olan grubun şuanki kadrosu:

Takeshi Ohtani - Bas, Gitar & Vokal
Wata - Gitar & Vokal

Atsuo Mizuno - Davul & Vokal
chio Kurihara - Session live guitars
Michio Kurihara – Konser gitaristi
Boris’in 1996 yılından itibaren, 22 stüdyo albümü, 8 konser albümü, 4 DVD albümü ve çok sayıda single’ı mevvcut...Grup son konser, split, EP ve single albümlerini bu yıl çıkardı.

Albüm: Hardline – Leaving The End Open '09


Benim için Hardline’ı diğer Hard Rock gruplarından farklı kılan özelliği; Crush 40 ve Axel Rudi Pell’den de çok sevdiğim vokalist Johnny Gioeli’ye sahip olmasıdır, etkileyici sesinden kayıp vermemiştir. Bu yıl grubun Leaving The End Open albümüyle kariyerlerine geri dönüş yapmış olması eminim ki benim gibi Hardline severleri çok mutlu etti, hele bir de albüm leziz olunca...Tek üzüldüğüm nokta, Hardline gibi bir grubun ilk albümünü 92’de yaptıktan 2009’a geldiğinde, bu çıkan albümün onların 3. stüdyo albümü olmasıdır. Kendini hala daha dinlettiren debut albümleri Double Eclipse gibisini yapabilen bir grup daha nice başarılı albümlere imza atabilirdi. Leaving The End Open albümü, Hardline’nın diğer albümlerinden farklı olarak daha orta tempolu, ballad ağırlıklı ama yine de kötü denemez bir albüm...Her şarkıyı başarılı bulmasam da, Pieces of the Puzzle, Before This, Give In To This Love ve  Leaving The End Open şarkılarının albümdeki gücünü de gözden kaçırmış değilim. Bütün şarkılar bir yana olsun, benim albümde takılıp sürekli dinlediğim tek bir parça var o da Hole In My Head, nakaratı en etkili en özel parça...Ama şu da bir gerçektir ki, albümdeki hiç bir şarkı akıllardan düşmeyen Takin’ Me Down, Bad Taste, Dr. Love, Rhythm From A Red Car ve tabi ki Hot Cherie’in yakınından bile geçemez fakat ‘II’ albümünden biraz daha başarılı olduğu dinledikçe kanıtlanabilir. (10/6)

Albüm: Loudness – The Everlasting '09


Japonya’da Heavy Metal yapılmaz mı diyenlere 80lerden beri en güzel cevap olmuş Loudness grubu müzik kariyerinin 23. albümü olan The Everlasting’i geçtiğimiz aylarda çıkardı. Aynı yıl içinde bile birden fazla albüm çıkarmaya karşı olmayan grup, üretkenliklerinden hiç ödün vermeyerek dopdolu, oldukça gaz ve sert bir albümle karşımıza çıkıyor...Albüme ismini veren The Everlasting şarkısı ilk gelmek üzere, Flame of Rock, Let it Rock, Rock into the Night gibi gaz ve akıcı şarkılar albümün en iyileri olarak başı çekiyor.Grubun ortalama yaşının 50 olduğuna bakarsak, o yaşlara ve böyle yoğun geçmiş bir müzik kariyerine göre kendini sevdirir bir albümdür The Everlasting, diyebiliriz. Grup bu albümden hemen sonra, içinde bu albüm parçalarının olmadığı, eski şarkılardan oluşan 2009 Şubat’ındaki bir konserden kaydedilen DVD’sini piyasaya sürmüştür...(10/7)

Albüm: Stryper - Murder By Pride '09


Temalarını Hristiyanlıktan alarak 80lerden beri gerek görünüşleriyle gerek de müzikleriyle fark yaratmış olan Stryper, geçtiğimiz ay 6. stüdyo albümleri olan Murder By Pride’ı Big 3 Records etiketiyle piyasaya çıkardı. Artwork çalışmasının bir Stryper fanı tarafından yapılmış olmasının dikkat çekmesiyle beraber, albüm içindeki 12 şarkının birbirinden güzel oluşunu da görüyoruz. En başarılı bulduğum 88’In God We Trust albümünden beri bu kadar bana yine o yılları anlatan ve hissettiren hard rock bir albüm dinlememiştim, Stryper’dan...Albümde; 4 Leaf Clover, Murder By Pride, ünlü Boston grubunun kurucu Tom  Scholz ile yapılmış Peace Of Mind, Alive, Run In You şarkıları başta olmak üzere bütün şarkılar defalarca kendi dinlettirir şekilde, eşlik etmesi de kolay ve zevkli...Her şarkının ayrı bir havası olduğu için, vasat diyebileceğiniz tek  tını bile hissettirmiyor, insana...Alive ve Run In You gibi duygu yoğunluklu şarkılarda eski Bon Jovi balladlarının tadını almış olmam; aslında Stryper’ın farklı bir şeyler üretmeden yola devam ettiklerini hissettirdi, açıkçası...Müzik hayatına Heavy Metal yaparak başlayan grubun gitgide Hard Rock’tan yana olduğunun hissedilebileceği en güzel albümlerden biri Murder By Pride...Bu yüzden rahatlıkla 10/9 alabiliyor, benden.

Albüm: Lynyrd Skynyrd - God & Guns '09


Ne mutlu bize ki 70’lerden beri hayatımızda olan bir grubun yeni çıkardığı 12. stüdyo albümü var sırada; Lynyrd Skynyrd - God & Guns, Southern Rock’ın miladını henüz doldurmadığının en güzel habercisi, bu albüm...Az da değil; birbirinden güzel 12 şarkıya sahip bir albüm...Hele, yaz mevsiminin bu son tatlı günlerinde kendinizi yollara vurup güneye inmeyi planlıyorsanız yanınızdan kesinlikle ayırmayın. Uzun ve özgürlük kokan yolların ismidir benim için Lynyrd Skynyrd, dinleyip sindirdiğim kadarıyla bu albümdeki şarkıları da öyle gördüm; Southern Ways, Unwrite That Song, That Ain’t My America bunların başını çekiyor. Eski popüler şarkıları  kadar olmasa da LS’nin leziz southern havasını yakalayabildiğiniz şarkıları da söz konusu, mesela albüme ismini veren God & Guns parçası ya da  Skynyrd Nation gibi. Zamanın ve şartların değişmesiyle birlikte en eski taşlar bile değişime uğramıştır, bu kaçınılmazdır ama LS’nin şu albümünden anladığım; değişim, özü ruhu kaybetmeden de yaşanabilir. Eski bilindik tatları beklemektense yeni tatlar keşfedip onları da sevebiliriz, tıpkı bu albümün bizlere yapacağı gibi...

Albüm: W.A.S.P. – Babylon '09


W.a.s.p.’ın 14. stüdyo albümü, Babylon...
Albümü ilk açtığınız zaman ister istemez gözünüze iki şey çarpıyor; Deep Purple’dan Burn şarkısının klişe ötesi bir hareketle onlarca gruptan dinlememiz yetmiyormuş gibi bu albümde de Blackie tarafından coverlanmış olması ve bundan daha şık bir hareketle bir Chuck Berry coverı...Burda bence esas gruba sorulması gereken neden albümde iki cover parçaya yer verildiğidir ki Burn şarkısının kayıtları 2007 Dominator albümünün dönemine denk gelmektedir. Yani acaba kıtlık mı vardır ki, bu şarkı yeni albümde kurtarıcı olmuştur? Ya da belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra Burn coverlamak adetten midir, yoksa bu şarkıyı yorumlamayan dayak mı yemektedir? W.a.s.p. yeniden konser vermek için İstanbul’a geldiğinde bunları sormak gerekir.
Albümü incelemeye başlar başlamaz, ilk şarkı olan Crazy’i açtığınız vakit  düşünceniz şu oluyor; bu  resmen Wild Child’in 2009 versiyonu falan olabilir! Ya da en azından birşeyler araklayacaksa bunu yine kendi geçmişinden yaparak kimseye kendini güldürmeyecektir. Ayrıca şarkı isimlerinin basitliğini; W.a.s.p. lügatının fire, burning vb kelimelerden öteye hala gidemediğini de görüyorsunuz. Yani W.a.s.p. sevginizi bir kenara bırakıp objektif düşündüğünüz vakit albümün sırf çıkarılmak için çıkartıldığını görebiliyorsunuz. Coverları çıkartıp albümde 7 şarkı olduğunu düşünürsek, içinde etkilendiğim sadece bir şarkı olduğunu üzülerek söylerim, o da Babylon’s Burning...İsminden davullarına kadar öz W.a.s.p. şarkısıdır ve eminim konserlerde de sona saklanacak şarkı olacaktır. Ama öz W.a.s.p. şarkısı derken şunu da söylemek gereklidir; W.a.s.p. artık Heavy sound’undan iyice uzaklaşıp Hard Rock boyutlarına girmiştir ki bunu en çok Dominator albümünde hissettirmiştir, Dominator vasat bir albümdür ama yine de orda sevdiğim 2-3 parça varken Babylon albümünü vasat ötesi görmek beni üzmüştür.
En iyi Burn coverı olmasa da bu albümün turne konserlerinde konseri toplayıcı, seyirciyi uyumaktan kurtarıcı bir şarkı olacaktır, Burn...Gel gelelim Chuck Berry hayranı olduğum için W.a.s.p.’ın Promised Land seçimine büyük saygı duydum ve Blackie’nin yorumunu beğendim...Ama yine de bu coverlar bile albümü kurtaramaz, o yüzden verilen not 5

Albüm: Gotthard – Need To Believe'09 (RIP Steve Lee)


Need To Believe, Gotthard’ın 9. stüdyo albümü ve belki de Steve Lee’in de söylediğine göre; grubun inançlarını simgeleyen, inandıklarını yorumlatan bir albüm... ‘Eğer gerçekten pozitif düşünürseniz ve asla vazgeçmezseniz, sonunda kazanacaksınızdır. Bu her zaman Gotthard’ın inandığı şey oldu.’
Şarkılardan önce albümün kapağına odaklanalım ve albümün felsefesinin bir albüm kapağına ne kadar güzel yansıdığını görelim; ‘Gerçekten inandığınız zaman imkansız diye birşey yoktur, taşı sıksanız suyunu çıkartabilirsiniz.’ İşte Steve Lee, Gotthard’ın felsefesini böyle anlatıyor...
Albümde 11 şarkı olmasına karşılık, yüksek kaliteli box versiyonunda fazladan  "Ain't Enough" şarkısı yer alacak. Albümdeki şarkıları yorumlamak gerekirse, albümü ilk dinlediğim seferlerde pek de beğenmediğimi söyleyebilirim; en azından Gotthard’ın çok daha iyi bir iş çıkaracağını düşünmüştüm. Fakat bahsettiğimiz isim Gotthard olduğu için bu albüme şans vermeyi denedim, hep derim: bazı albümlerle vakit geçirmek, mümkünse onunla yolculuğa çıkmak gerekir, tanımak için...Need To Believe ile bunu yaptığım zaman albüme çok ısındım ve her şarkının ayrı bir değer taşıdığını gördüm. Özellikle hangi parçalarda bunu hissettin derseniz; Unspoken Words, Need To Believe, Don’t Let Me Down ( Yıllar sonra Gotthard’ın unutulmaz balladları arasında yer alabilir.), I Know, You Know, Tears To Cry diyebilirim, ki gördünüz nerdeyse bütün albüm...Daha çıkmadan dinlediğim Ain’t Enough şarkısının pek de güzel olmadığını, hatta tekno ögelerle fazla süslenerek bozulduğunu söyleyebilirim...Gotthard kesinlikle daha iyisini yapabilirdi!
 Ben, Gotthard’ın yakın tarihine baktığım zaman 2005 Lipservice albümünün başarısını kendi içimde hala yorumlarken 2009’da vasata yakın bir albüm piyasaya sürmesi grup ile ilgili güzel düşüncelerimi tabiki değiştirmedi ama eski tatları bulamamak beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim...

Asla bayram şekeri tadında bir albüm değil.


Benden beklenmeyecek bir harekettir ki İngiltere'den çıkan British pop/electronic kıvamında bir grubun albümünü kelimelere dökmek, hatta dillendirmek üstüne sevmek.Ama işte aşk böyle birşey; ne zaman kime olunacağı belirsiz, ne gibi mi? Hurts - Happiness



Mutsuz huzursuz bir albümün, birini nasıl huzurlu kıldığını görmektesiniz bu satırlarda...Bütün şarkılarına klip çekecek olsam siyah,gri ve elektrik mavisinden başka renk bilip kullanmazdım heralde.Basit sözlü ama güneş görmemiş şarkılar; ağlatmıyor ama güldürmüyor da, sakın beklemeyin ikisini de. Ayık olmakla sarhoşluk arasındaki o iğrenç baş ağrısı gibi; hani bile bile kendimizi o noktaya götürdüğümüz anlar.

14 Kas 2010

Seninki kaç santim? - Greenpeace

Seninki kaç santim? - Greenpeace

Bir yıl sonra yeniden blog

2011'in gelmesiyle Old School Dergi'nin ayaklanması artık şart oldu; hem özledik hem de anlatılması gereken çok şey birikti...Ayrıca olası 2011 Maiden konseri için 6-7 senelik, zamanında yuva dediğimiz siteyi de hareketlendirme zamanı geldi: Maiden Turkey...Konser öncesi buna ihtiyacımız olduğuna inanıyorum, ayrıca onu da özledim.
Facebook, twitter vs derken bu konulardaki olup bitenleri burdan da paylaşmaya karar verdim...Eski özel yazılarımı silmek istemedim ama bundan sonra burdan özel hayatı paylaşmak yok :)

Merhaba, yeniden...