Benim için Hardline’ı diğer Hard Rock gruplarından farklı kılan özelliği; Crush 40 ve Axel Rudi Pell’den de çok sevdiğim vokalist Johnny Gioeli’ye sahip olmasıdır, etkileyici sesinden kayıp vermemiştir. Bu yıl grubun Leaving The End Open albümüyle kariyerlerine geri dönüş yapmış olması eminim ki benim gibi Hardline severleri çok mutlu etti, hele bir de albüm leziz olunca...Tek üzüldüğüm nokta, Hardline gibi bir grubun ilk albümünü 92’de yaptıktan 2009’a geldiğinde, bu çıkan albümün onların 3. stüdyo albümü olmasıdır. Kendini hala daha dinlettiren debut albümleri Double Eclipse gibisini yapabilen bir grup daha nice başarılı albümlere imza atabilirdi. Leaving The End Open albümü, Hardline’nın diğer albümlerinden farklı olarak daha orta tempolu, ballad ağırlıklı ama yine de kötü denemez bir albüm...Her şarkıyı başarılı bulmasam da, Pieces of the Puzzle, Before This, Give In To This Love ve Leaving The End Open şarkılarının albümdeki gücünü de gözden kaçırmış değilim. Bütün şarkılar bir yana olsun, benim albümde takılıp sürekli dinlediğim tek bir parça var o da Hole In My Head, nakaratı en etkili en özel parça...Ama şu da bir gerçektir ki, albümdeki hiç bir şarkı akıllardan düşmeyen Takin’ Me Down, Bad Taste, Dr. Love, Rhythm From A Red Car ve tabi ki Hot Cherie’in yakınından bile geçemez fakat ‘II’ albümünden biraz daha başarılı olduğu dinledikçe kanıtlanabilir. (10/6)
Bizzat Ben
- Duygu Ironclad
- İstanbul, Türkiye
- From tourism business / Cook candidate / Fenerbahce lover / Iron Maiden maniac / Old school writer / MaidenTurkey Admin / Webitch / Jet City Woman / Rock'n Roll Angel / Beth...Ironclad...
17 Kas 2010
Albüm: Loudness – The Everlasting '09
Japonya’da Heavy Metal yapılmaz mı diyenlere 80lerden beri en güzel cevap olmuş Loudness grubu müzik kariyerinin 23. albümü olan The Everlasting’i geçtiğimiz aylarda çıkardı. Aynı yıl içinde bile birden fazla albüm çıkarmaya karşı olmayan grup, üretkenliklerinden hiç ödün vermeyerek dopdolu, oldukça gaz ve sert bir albümle karşımıza çıkıyor...Albüme ismini veren The Everlasting şarkısı ilk gelmek üzere, Flame of Rock, Let it Rock, Rock into the Night gibi gaz ve akıcı şarkılar albümün en iyileri olarak başı çekiyor.Grubun ortalama yaşının 50 olduğuna bakarsak, o yaşlara ve böyle yoğun geçmiş bir müzik kariyerine göre kendini sevdirir bir albümdür The Everlasting, diyebiliriz. Grup bu albümden hemen sonra, içinde bu albüm parçalarının olmadığı, eski şarkılardan oluşan 2009 Şubat’ındaki bir konserden kaydedilen DVD’sini piyasaya sürmüştür...(10/7)
Albüm: Stryper - Murder By Pride '09
Temalarını Hristiyanlıktan alarak 80lerden beri gerek görünüşleriyle gerek de müzikleriyle fark yaratmış olan Stryper, geçtiğimiz ay 6. stüdyo albümleri olan Murder By Pride’ı Big 3 Records etiketiyle piyasaya çıkardı. Artwork çalışmasının bir Stryper fanı tarafından yapılmış olmasının dikkat çekmesiyle beraber, albüm içindeki 12 şarkının birbirinden güzel oluşunu da görüyoruz. En başarılı bulduğum 88’In God We Trust albümünden beri bu kadar bana yine o yılları anlatan ve hissettiren hard rock bir albüm dinlememiştim, Stryper’dan...Albümde; 4 Leaf Clover, Murder By Pride, ünlü Boston grubunun kurucu Tom Scholz ile yapılmış Peace Of Mind, Alive, Run In You şarkıları başta olmak üzere bütün şarkılar defalarca kendi dinlettirir şekilde, eşlik etmesi de kolay ve zevkli...Her şarkının ayrı bir havası olduğu için, vasat diyebileceğiniz tek tını bile hissettirmiyor, insana...Alive ve Run In You gibi duygu yoğunluklu şarkılarda eski Bon Jovi balladlarının tadını almış olmam; aslında Stryper’ın farklı bir şeyler üretmeden yola devam ettiklerini hissettirdi, açıkçası...Müzik hayatına Heavy Metal yaparak başlayan grubun gitgide Hard Rock’tan yana olduğunun hissedilebileceği en güzel albümlerden biri Murder By Pride...Bu yüzden rahatlıkla 10/9 alabiliyor, benden.
Albüm: Lynyrd Skynyrd - God & Guns '09
Ne mutlu bize ki 70’lerden beri hayatımızda olan bir grubun yeni çıkardığı 12. stüdyo albümü var sırada; Lynyrd Skynyrd - God & Guns, Southern Rock’ın miladını henüz doldurmadığının en güzel habercisi, bu albüm...Az da değil; birbirinden güzel 12 şarkıya sahip bir albüm...Hele, yaz mevsiminin bu son tatlı günlerinde kendinizi yollara vurup güneye inmeyi planlıyorsanız yanınızdan kesinlikle ayırmayın. Uzun ve özgürlük kokan yolların ismidir benim için Lynyrd Skynyrd, dinleyip sindirdiğim kadarıyla bu albümdeki şarkıları da öyle gördüm; Southern Ways, Unwrite That Song, That Ain’t My America bunların başını çekiyor. Eski popüler şarkıları kadar olmasa da LS’nin leziz southern havasını yakalayabildiğiniz şarkıları da söz konusu, mesela albüme ismini veren God & Guns parçası ya da Skynyrd Nation gibi. Zamanın ve şartların değişmesiyle birlikte en eski taşlar bile değişime uğramıştır, bu kaçınılmazdır ama LS’nin şu albümünden anladığım; değişim, özü ruhu kaybetmeden de yaşanabilir. Eski bilindik tatları beklemektense yeni tatlar keşfedip onları da sevebiliriz, tıpkı bu albümün bizlere yapacağı gibi...
Albüm: W.A.S.P. – Babylon '09
W.a.s.p.’ın 14. stüdyo albümü, Babylon...
Albümü ilk açtığınız zaman ister istemez gözünüze iki şey çarpıyor; Deep Purple’dan Burn şarkısının klişe ötesi bir hareketle onlarca gruptan dinlememiz yetmiyormuş gibi bu albümde de Blackie tarafından coverlanmış olması ve bundan daha şık bir hareketle bir Chuck Berry coverı...Burda bence esas gruba sorulması gereken neden albümde iki cover parçaya yer verildiğidir ki Burn şarkısının kayıtları 2007 Dominator albümünün dönemine denk gelmektedir. Yani acaba kıtlık mı vardır ki, bu şarkı yeni albümde kurtarıcı olmuştur? Ya da belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra Burn coverlamak adetten midir, yoksa bu şarkıyı yorumlamayan dayak mı yemektedir? W.a.s.p. yeniden konser vermek için İstanbul’a geldiğinde bunları sormak gerekir.
Albümü incelemeye başlar başlamaz, ilk şarkı olan Crazy’i açtığınız vakit düşünceniz şu oluyor; bu resmen Wild Child’in 2009 versiyonu falan olabilir! Ya da en azından birşeyler araklayacaksa bunu yine kendi geçmişinden yaparak kimseye kendini güldürmeyecektir. Ayrıca şarkı isimlerinin basitliğini; W.a.s.p. lügatının fire, burning vb kelimelerden öteye hala gidemediğini de görüyorsunuz. Yani W.a.s.p. sevginizi bir kenara bırakıp objektif düşündüğünüz vakit albümün sırf çıkarılmak için çıkartıldığını görebiliyorsunuz. Coverları çıkartıp albümde 7 şarkı olduğunu düşünürsek, içinde etkilendiğim sadece bir şarkı olduğunu üzülerek söylerim, o da Babylon’s Burning...İsminden davullarına kadar öz W.a.s.p. şarkısıdır ve eminim konserlerde de sona saklanacak şarkı olacaktır. Ama öz W.a.s.p. şarkısı derken şunu da söylemek gereklidir; W.a.s.p. artık Heavy sound’undan iyice uzaklaşıp Hard Rock boyutlarına girmiştir ki bunu en çok Dominator albümünde hissettirmiştir, Dominator vasat bir albümdür ama yine de orda sevdiğim 2-3 parça varken Babylon albümünü vasat ötesi görmek beni üzmüştür.
En iyi Burn coverı olmasa da bu albümün turne konserlerinde konseri toplayıcı, seyirciyi uyumaktan kurtarıcı bir şarkı olacaktır, Burn...Gel gelelim Chuck Berry hayranı olduğum için W.a.s.p.’ın Promised Land seçimine büyük saygı duydum ve Blackie’nin yorumunu beğendim...Ama yine de bu coverlar bile albümü kurtaramaz, o yüzden verilen not 5
Albüm: Gotthard – Need To Believe'09 (RIP Steve Lee)
Need To Believe, Gotthard’ın 9. stüdyo albümü ve belki de Steve Lee’in de söylediğine göre; grubun inançlarını simgeleyen, inandıklarını yorumlatan bir albüm... ‘Eğer gerçekten pozitif düşünürseniz ve asla vazgeçmezseniz, sonunda kazanacaksınızdır. Bu her zaman Gotthard’ın inandığı şey oldu.’
Şarkılardan önce albümün kapağına odaklanalım ve albümün felsefesinin bir albüm kapağına ne kadar güzel yansıdığını görelim; ‘Gerçekten inandığınız zaman imkansız diye birşey yoktur, taşı sıksanız suyunu çıkartabilirsiniz.’ İşte Steve Lee, Gotthard’ın felsefesini böyle anlatıyor...
Albümde 11 şarkı olmasına karşılık, yüksek kaliteli box versiyonunda fazladan "Ain't Enough" şarkısı yer alacak. Albümdeki şarkıları yorumlamak gerekirse, albümü ilk dinlediğim seferlerde pek de beğenmediğimi söyleyebilirim; en azından Gotthard’ın çok daha iyi bir iş çıkaracağını düşünmüştüm. Fakat bahsettiğimiz isim Gotthard olduğu için bu albüme şans vermeyi denedim, hep derim: bazı albümlerle vakit geçirmek, mümkünse onunla yolculuğa çıkmak gerekir, tanımak için...Need To Believe ile bunu yaptığım zaman albüme çok ısındım ve her şarkının ayrı bir değer taşıdığını gördüm. Özellikle hangi parçalarda bunu hissettin derseniz; Unspoken Words, Need To Believe, Don’t Let Me Down ( Yıllar sonra Gotthard’ın unutulmaz balladları arasında yer alabilir.), I Know, You Know, Tears To Cry diyebilirim, ki gördünüz nerdeyse bütün albüm...Daha çıkmadan dinlediğim Ain’t Enough şarkısının pek de güzel olmadığını, hatta tekno ögelerle fazla süslenerek bozulduğunu söyleyebilirim...Gotthard kesinlikle daha iyisini yapabilirdi!
Ben, Gotthard’ın yakın tarihine baktığım zaman 2005 Lipservice albümünün başarısını kendi içimde hala yorumlarken 2009’da vasata yakın bir albüm piyasaya sürmesi grup ile ilgili güzel düşüncelerimi tabiki değiştirmedi ama eski tatları bulamamak beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim...
Asla bayram şekeri tadında bir albüm değil.
Benden beklenmeyecek bir harekettir ki İngiltere'den çıkan British pop/electronic kıvamında bir grubun albümünü kelimelere dökmek, hatta dillendirmek üstüne sevmek.Ama işte aşk böyle birşey; ne zaman kime olunacağı belirsiz, ne gibi mi? Hurts - Happiness.
Mutsuz huzursuz bir albümün, birini nasıl huzurlu kıldığını görmektesiniz bu satırlarda...Bütün şarkılarına klip çekecek olsam siyah,gri ve elektrik mavisinden başka renk bilip kullanmazdım heralde.Basit sözlü ama güneş görmemiş şarkılar; ağlatmıyor ama güldürmüyor da, sakın beklemeyin ikisini de. Ayık olmakla sarhoşluk arasındaki o iğrenç baş ağrısı gibi; hani bile bile kendimizi o noktaya götürdüğümüz anlar.
14 Kas 2010
Bir yıl sonra yeniden blog
2011'in gelmesiyle Old School Dergi'nin ayaklanması artık şart oldu; hem özledik hem de anlatılması gereken çok şey birikti...Ayrıca olası 2011 Maiden konseri için 6-7 senelik, zamanında yuva dediğimiz siteyi de hareketlendirme zamanı geldi: Maiden Turkey...Konser öncesi buna ihtiyacımız olduğuna inanıyorum, ayrıca onu da özledim.
Facebook, twitter vs derken bu konulardaki olup bitenleri burdan da paylaşmaya karar verdim...Eski özel yazılarımı silmek istemedim ama bundan sonra burdan özel hayatı paylaşmak yok :)
Merhaba, yeniden...
Facebook, twitter vs derken bu konulardaki olup bitenleri burdan da paylaşmaya karar verdim...Eski özel yazılarımı silmek istemedim ama bundan sonra burdan özel hayatı paylaşmak yok :)
Merhaba, yeniden...
28 Kas 2009
24 Kas 2009
Lafı K*ç*ndan Anlayanlardan Nefret Etmek
Bazen gayet güzel bir Türkçe ile açık seçik,en doğru noktalama işaretlerine kadar birşeyler yazsanız da, yazdıklarınız bile karşısınızdakinin anlayacağı kadar oluyormuş. Hani bir laf vardı; ne kadar konuşursak konuşalım, karşımızdaki insan kapasitesi dışında birşey alamazdı ya, okuyunca da aynı mantıkmış.Bunun bir de ruhani boyutunu gördüm ben;cümlelerinizi istediği yöne çeken insanlar, içine fesatlık katanlar, en doğrusunu söylemek gerekirse; herşeyi almak istediği gibi alanlar...Çete gibi bunlar çete, birle beşle sınırlı da değil.Yazdığınızın üzerine tekrar yazmayı hissettiğiniz an aslında her şey bitmiş demektir,karşısınızdaki insanla olan ilişkiniz açısından...Çünkü malesef sizi o an anlamayan insan hiçbir zaman anlayamıyor.Dünyanın en büyük zaman kaybı heralde, inat edip bu tür insanlara açıklama yapma isteği.Yaşımın daha küçük olduğu dönemlerde ben de öyleydim ama,bu tür birşeyle karşılaştığım zaman kendimi ifade etmek için didinirdim,çocuksun gençsin, kendini ifade etmenin gerekliliği senin en büyük görevin ve özgürlüğün aslında...Şuan hala özgürlüğüm ama kesinlikle bir defadan fazla bir cümlenin kurulmaması gerektiğine inaniyorum artık...Zaman akıp gidiyor,daha önemli şeylerin peşinden koşmamız lazım.Fesat duyguları için sizin vaktinizden çalmak isteyen insanların değil!
15 Kas 2009
Bu kadar da ayrı dünyaların insanları olamayız!
Kış geldi,sen başını eğdin toprağa.
Umutsuzca gözlerini kapatıp gözlerime baktın,
'Uzat elini, düşüyorum.'
Bu sesle aktı yaşlar gözlerimden sabaha karşı...Özlemle acılarına dokunamamak en büyük boşluk, dolmak bilmeyen.
Kıramıyorum demirden yaptığın o gri duvarları, gelemiyorum yanına...Kimler seni bu hale getirdi? Kim bu halden anlamazlar? Elime bir silah verin de öldüreyim hepsini.
Çok öfkeliyim, kendi yazamadığım geleceğime; kaderinin bensizliğine...Ve bazen masumca sana.
İyi ol.
Bensiz de olsan.
10 Kas 2009
İnsanlar için yaşamak
Daracık alanlarda nefes almaya çalışırken, ruhu bedende tutmaya çalışırken özgürlüğümüz bize yeterince unutturulmuş, bu dünyada...
Gözlerimiz hergün cenneti arasa da bu soğuk cehennemde başkaları için yaşamaya mahkum edilmişiz,gözümüzü açtığımız günden beri...
Oysa ne hayallerimiz vardı değil mi, sonsuz mutluluk adına...
Daha bebeklikten kandırılmaya başlandık; bize anlatılan, mutlu sonlarla biten hikayelerle...Onları dinlemeden uyuyamaz hale getirildik.
Şimdi ise uykularımız kaçıyor; tatminsiz, sinirli bireyler olarak geziyoruz sokaklarda...
Her an kavgaya hazır, kalp kırmaya, aldatmaya meğilli ruhlarız biz.
Hesap verme günü geldiğinde kime, ne yalanlar söyleyebileceğiz acaba?
Şu hayatta kızarmayan yüzleriniz, o gün cayır cayır yanacak, haberiniz yok!
5 Kas 2009
Ö.F.
Çok yüksek topuklu çizmeler giymek
Kıvırmak
İnsanlara tepeden bakıp çirkinliklerini bir bir görmek
Dalga geçmek, sevimsizce gülümsemek
Yoktan var etmek, yok saymak
Her konuşanı dinlememek
Bağırmak! Bağırırken sessiz kalmak
Çıldırmak!!!
Üzerine basmadan yürümek
Etrafa etkileyici bakışlar atmak
Atmak, yalan söylemek
Düşünmek, geriye bakmamak
Susmak! Susarken ağlamak
Çıldırmak!!!
4 Kas 2009
O.Ç
Tiyatronun sadece gülen ve ağlayan diye iki yüzü yokmuş aslında;bir de aldatan, alaycı yüzü varmış....Ama yine de onun altında gülen bir yüz saklıyormuş. Tek yetenek onu saklayabilmek değil; yetenek, gerçeği oynamak...Sahnenin dışında eve, yollara,düşlere iş getirmek, o sahteliği her daim her yerde oynayabilmek...İnsanın belki de en masum anı dediğimiz uykularında bile.
Hangi seyirci bundan memnun olabilir ki, hangi seyirci buna 'seyirci' kalabilir; o oyunu o oyuncuyu sonuna kadar izleyebilir?
Hayatın her yeri birer sahne...Herkes ömründe bir kere de olsa kötü adamı oynuyor...
Ama bu senin, benim sahnemdeki son perdendi...Halbuki ben sana hayatının en güzel oynunu yazmıştım...
2 Kas 2009
Sizi göremeyen birine bakmak
Kalabalık bir caddede veya metroda; yağmur altında ya da kışın ortasında...
Nerede ne durumda olursanız olun, sürekli izleniyorsunuz; bedenlerinizi süzen gözler üzerinizde.
Ve çoğu zaman o insanlar için sizin nereye baktığınızın hiç bir önemi yok.
Bazen bu sevdiğiniz insan bile olabiliyor...Yanında olsanız bile hayat O'nu alıp bir yerlere o kadar sürüklemiş ki, belki varlığınızdan haberdar ama kesinlikle nereye niye baktığınızı düşünemeyecek kadar meşgul, hatta bazen bencil;dünyanın sadece kendi etrafında döndüğünü düşünebiliyor, ya da öyleymiş gibi davranıyor...
Buna ya alışırsınız ya da tüm duygularınızı derinlerde bir yere gömüp çekip gidersiniz O'nun nefesinden...Zaten hiç bir zaman bakışlarında olmadınız ki...
O'nun güzel bir şeyler görmeye, gördüğünü yorumlamaya vakti bile yok...Ama ne olursa olsun,bu O'nun seçimi.
O yüzden çoğu zaman kızgınlığınızı hakediyor, bu nefrete dönüşmeden de müdahale ediyor...
Ah şu zayıf anlar, zayıf noktalar insanı varken bitirebiliyor...
Zaaflarımızdan ve korkularımızdan kurtulabilirsek zor gözüken bazı şeyleri başarmak aslında o kadar kolay ki...!
1 Kas 2009
Benim şarkılarımda hiç söz yok...
Yıllardır aynı melodiler kulaklarımda bir yerlere gidip geliyorum, sürekli...
An geliyor, bütün bu melodiler karışıyor; birbirinin devamı ya da tekrarı gibi oluyor, ben sıkılıyorum...
Sanırım buna 'hayat' deniyor.Aslında düşe kalka hep aynı şarkıyı dinliyoruz ve birbirimize dinletiyoruz.
Hayat anlamsızlaştığı vakit bu şarkılar ses olmaktan öteye gidemiyor, hayatınıza kim gelirse gelsin; şarkılarınıza sözler yazamıyor, beceremiyor...
Söz yazamadığı gibi sizin notalarınızdan çalıp gidiyor.
Bestelerimin hep eksik sayfaları var,bulamıyorum...
Onbinlerce şarkım var, söz yazamıyorum...
30 Eki 2009
Üşüyorum...
Çok mutluyum aslında, günler gri geçtiği için; soğuk ve yağmurlu...
Yazın o sıcağından terinden neminden kurtulduğum için ruhuma en güzel renk geldi, gri...
Kimisi için kasvetin hüznün rengi olsa da benim için aslında onların pembesidir, gri...
Ama erken üşüyorum bu sonbahar; içim üşüyor, iyi beslenmiyor sanırım ruhum, besleyemiyorum. Kışın nasıl geçeceğini merak etmek bana heyecan verse de korkuyorum aslında...Çünkü biliyorum dışarda ne kadar soğuk bir hava olsa da, içerde alevler yanacak; kan kaynamaktan vazgeçmeyecek...Yine mi hatalar, yine mi iç kavga?
Bu kış uzun ve efkarlı geçecek, hissediyorum...
Bireyselleşiyoruz!
Evet, gitgide bireyselleşiyoruz...Günümüzde insanlara öyle ağır işler ve sorumluluklar yüklenir oldu ki, sanki insanların sosyalleşmemesi; özgür düşünememesi için çabalanıyor. Bırakın 'boş vakit' tabirini; insanın kendi dünyasına ayırdığı özel anları bile kalmadı...Uzun çalışma saatleri, ekstralar, fazla mesailer vb derken fazlasıyla bireysel yaşamaya itildik. Bu düzensizlik yüzünden, sevdikleriniz aileniz olsa bile yalnız yemek yediğiniz ya da yalnız spora gittiğiniz hatta yalnız çıktığınız geceler bile olmaya mahkum artık..
Bir düşünün, insan varlığının ve hayatının daha kıymetli olduğu bir dünyayı; günde sadece 5-6 saat çalışarak hayatınızı maddi anlamda iyi bir şekilde sürdürüyorsunuz, bu 5-6 saatlik çalışmanın sonucunda zevkinize göre sporunuzu yapıyorsunuz, belki kitap ya da yemek kulüplerine katılabiliyorsunuz.Mesela sevdiğiniz ve zevkinizin ortak olduğunu düşündüğünüz insanlarla karşılıklı her ay kalın bir kitap okuyup ay sonu geldi mi, kahve ya da bira içerek saatlerce bu kitabı yorumlayıp eleştiriyorsunuz...Yani tamamen bireysellikten çıkıp grupça, insana özgü bir şekilde konuşarak, düşünerek bir şeyleri paylaşıyorsunuz. Belki hem gelişiyorsunuz hem de geliştiriyorsunuz, düşüncede üretiyorsunuz! Ya da yemek yapmayı seviyorsunuz ve hiç bir karşılık beklemeden fakirler için her gün yemek pişiriyorsunuz yine sevdiğiniz dostlarınızla, ah iç huzur gibisi yok değil mi...!
Tembellikten değil, yaşamak adına! Madem 3 günlük dünya, madem bizler de insanız; bizi diğer varlıklardan ayıran onlarca özelliğimiz var, neden bunları kullanamıyoruz: insan gibi hayattan zevk alarak 'dolu dolu' yaşayamıyoruz? Para için değil mi, evet bunun için...Sizleri duyabiliyorum, ama duymak istemiyorum, lütfen bırakın ben bugün kitap okuyayım!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
